12 Nisan 2010 Pazartesi

Maç Yazısı 2

CÜRÜM DEĞİL AMA KABAHAT


08.04.2010



Avukatlar Takımı maçıyla Dünya Kupası hazırlıklarına devam eden Yazar Takımı vurayım derken öldürdü. Kaptan Bağış maçtan iki gün önce “bu kez rakip biraz kofti beyler” demiş ama bunun sahada farklı dizilişler denemek adına bir fırsat olacağını belirtmişti. “Yakaladım mı atarım”dan ödün vermeyen takım, tarihinde ilk kez çift haneli sayılara ulaştı.

Skor; 13-2’ydi.



Topu biz getirdik, biz oynarız


Maçın her iki yarısında da üstün oynayan takım ara ara iyi pas serileri ortaya koyarken, paslaşmaktan sıkılmadı da değil. Rakibin bir stoperini ceza sahasında emniyet sibobu olarak bırakmasıyla ataklarını ‘ofsaytsız’ gerçekletiren takım, çoğu zaman pas yerine golü tercih ederek bu skoru yakaladı.



“Hepsini burda atmayalım, Almanya’ya da saklayalım”


Maçın ardından soyunma odasında kısa süreli gerginlik yaşandı. Kaptan Bağış, iyi oyununu 3 golle süsleyen Hüseyin’e sitemini “Ağbicim bulduğunuzu attınız, Almanya’ya ne kaldı? Ben size atmayın demiyorum, hobi olarak yine atın” şeklinde dile getirdi. Hüseyin ve takım arkadaşları ise sessizliğini rakip takımın getirdiği kuru pastalara yumularak korudu.



Maçın adamı


Doğu Yücel... Her maç varını yoğunu ortaya koyduğu Yazar Takımı adına ilk golünü kaydeden Doğu, yaptırdığı penaltının ardından “yaptıran atar beyler” diyerek topun başına geldi ve şık bir vuruşla golünü yaptı. Saha kenarına geldiğinde Alpay ve bisikletine golünü anlatan Doğu “Gördünüz mü beyler golümü, ne vurdum ama?” dedi. Hakan Yel ise o sırada başladığı düz koşulara son sürat devam ediyordu.



Goller;


İlk yarı; Baran, Cansel, Emre, Doğu, Hüseyin

İkinci yarı; üç Hüseyin, iki Cansel, Serkan, Hakkı, Mustafa Kemal



Ya maç devam etseydi;


61'-- Ender birebir pozisyonda rakibini düşürmeyip topu başarılı bir şekilde aldı.

65'-- Ender yaptığı hareketten dolayı beşinci kırmızı kartını gördü.

68'-- Hakkı mağdurları arasına yeni bir direk daha kattı.

69,5'-- Hüseyin bir gol daha attı.

70'-- Pozisyonunu kaybeden Cansel işi abartarak rakip takımın forveti olarak oynamaya başladı.

73'-- Dök bizi sokaklara Hüseyin!

80'-- Cansel, "Şu maçta her mevkiyi gördüm" diyerek defansın soluna döndü ve bir daha hiç ileri çıkmadı.

82'-- Alpay oyuna girdi, kimseye güvenemediği için bisikletini de yanına aldı. Rakip takımın sahaya çivi atması gözden kaçmadı.



Maçtan notlar:


-Doğu'nun penaltısı Panenka'yı bile kıskandırır. Doğu, "Bu takımın penaltıcısı benim, on bir metre benden sorulur" dedi.


-Maçın para atışıyla başlamamasını Lidyalılar çok içerlemiş, tekzip yollamışlar. Bir sonraki maçtan önce okunacak.


-Taktiksel değişikliğin dibine vuruldu ve o dipten bir daha çıkılmadı. Rakibin ilk golü takımda panik havası yarattı saha içinde üç mevki değişti.


- Baran defansa geçti serkan ileride oynamaya başladı. Cansel sağa geçti, Emre ortada oynadı. Ayaklar baş oldu ama kıyamet kopmadı. Takım ikinci yarı sekiz gol daha attı.


-İlk yarı beklerin hücuma çıkması takıma iki gol kazandırdı. Total futbolun kulakları çınladı, Almanlar nerede yanlış yaptıklarını sorguladı. Bayern Münihliler ise hiç oralı olmadı.


-İkinci yarı ise takımın gol açlığı ön plana çıkarken top kapanın elinde kaldı. "Pass is the root, goal is fruit" sözü unutuldu.



Maç Yazısı 1


GERİ DÖNÜŞ BİZİM İŞİMİZ

05.04.2010

Yazarlar Takımı, baharın “kısakolluları sandıktan çıkartalım” dedirttiği bir akşamda Beşiktaş Fulya Tesisleri’nde kolacılarla oynadı. 2-2 biten maçı, muhabirlerimiz Mustafa ve Alican sizler için mercek altına aldı.


Takımda rehavet havası

Takım kurulduğundan bu yana; maç öncesi içilen sigaraların, yenen dürümlerin, sahaya ısınmadan çıkmaların, yani profesyonelliğe yakışmayan ne kadar hareket varsa hepsinin temsillerini bir bir sunan yazarlar takımı yine alışkanlıklarından vazgeçmedi. Bir süredir sahalardan uzak olan ve kulislerde tedavisine Almanya’da devam edeceği konuşulan Harun’u da yanına alan Metin Hoca da geç gelen adalet gibi ısınmaya merhem olamadı. 15 dakikayı geçmeyen, yarısı da dalgayla geçen ısınma turunun sakatlıkların habercisi olmasından endişe ediliyor.


Turuncu vs Mor

Karşılaşma kolacıların sahadaki yerini bir türlü alamaması yüzünden gecikmeli başladı. Bu durum bir saat futbola asla doymayacakmış gibi duran Cansel Elçin’i daha maçın başından gerdi. Kolacılar sahanın Fulya bayırına bakan yarısında mor yelekleri yer alıyor, yazarlar takımı ise turuncu yeleklerinin asaleti ile Turan Abi’ye bakan yarı sahada mücadele ediyordu. Turan Abi demişken; o da önümüzdeki 60 dakika boyunca, oval ofisinde açtığı ufak rakıyla bire bir oynayacaktı.


Harun’dan destek ve kulis

Sakat da olsa takımını yalnız bırakmayan, yenik duruma düşen takımını görünce gözleri buğulanan, “Bugün takım galbiyete inanmamış, ah be sakat olmayaydım şimdiye 3 tane sallamıştım bile” diyerek hocasına “benim tsirtüm bu takımda banko oynar” mesajını veren Harun Tekin’in tribündeki desteği maç boyunca sürdü. Fakat neden Metin Hoca’ya sürekli “hocam ben bu takımda banko oynarım” dediği anlaşılamadı. Akıllara bir an Yılmaz Erdoğan’ın takıma teşrifi konusu geldi.


Kaptanın ‘edeleli ficudu’, pardon ayakları

Baran’ın kısa süreli veryansın efektli sakatlığı üzerine Metin Hoca kaptan Bağış’ı oyuna aldı.

Oyunda sürede kenardan kaptanın adalelerine yoğun ilgi gösterilmesi, “tam topçu bacağı mübarek” denmesine Metin Hoca içerledi. Kumaş pantolonun paçasından sıyrılarak gösterilen “Siz topçu bacağı görmemişsiniz çocuklar, topçu bacağı bak böyle olur, Bağış da kimmiş?” cümlesi hoş bir sada oldu mu? Emin değiliz.


Sağ açığa neşter vurma zamanı

Devre düdüğü çaldığında takım 1-2 mağluptu. Alpay kenara gelmiş Bağış girmişti. Zaten kaptan sürekli sonradan oyuna giriyordu: Ahmet Kaya’dan dnliyoruz: “Hep sonradan gelir aklım başıma.” İlk yarıyı tek cümleyle özetlememiz gerekirse, her hangi bir yazar takımı maçında Evlendirme Dairesi’nin oradan maça kulak veren bir vatandaşın bile onlarca kez duyabileceği cümleyi seçmekten başka şansımız kalmıyor; “Bravo be Ender!” Ender’in sırrı ise sonradan ortaya çıktı. Devre arasında kolacıların getirdiği powerade’lere yumulan Ender asıl bombayı patlattı: “Bu akşam iki tane içtim bunlardan şiştim, açlık maçlık kalmadı. Tıkadı vallahi. Bi dahaki maça ekmek de getirip banıcam, bir öğünümü kurtarır.”


“Hangimiz yazmıyoruz ki?”

Farkın bire inmesiyle panikleyen kolacılarda sinirler geriliyor ve takımlarındaki bloklar arası kopukluk uçtan uca bağrışlarla gideriliyordu. O dakikalarda yaşanan bir elleme oynama pozisyonunda rakip stoperle kaptan Bağış arasında geçen diyalog ise Türk spor medyasının ne kadar geniş bir mecra olduğunu bizlere ispatlıyordu. Pozisyonun ardından belirttiği görüşünü “ben spor yazarıyım” diyerek sağlam temele oturtan kaptan, “ben de yazıyorum” cevabını alıyordu. Bu yazarlık anlaşmazlığına “Hangimiz yazmıyoruz ki?” diyerek son noktayı koyduk. Nitekim çok geçmeden Baran’ın golüyle beraberlik geldi ve “birlik ve beraberliğe ne kadar ihtiyacımız olduğu” ortaya çıktı. Futbolun sırrının Coca-Cola'nın sırrına benzemediğini rakiplerine gösteren yazarlar takımı Coca-cola takımının da gazını kaçırdı.

Dünkü maçta oynanan oyun kadar itirazlar akılda kaldı. Coca-Cola takımının ofsayt kural olarak itiraz etmesi, yetinmeyip yan hakemi de 7 ceddine yetecek kadar colayla kandırmaya girişmesi gözden kaçmadı. Bu sırada zırt pırt ofsayt çalan yan hakeme Harun Tekin'in güvence vermesi hoştu: “Hoca sen çal, penaltı gibi penaltı olsun, gördüğünü çalıcaksın argadaş. İtiraz edeni evinden aldırırız.”

Ne de olsa dünkü Sarı Krampon’un da dediği gibi; Futbol, her durumda Almanlar kazansa da, 11 kişinin bir saniye bile susmadan oynadığı bir oyundur.


Maç sonrası demeçler:

Metin Hoca: Söyleyecek fazla söz yok, takım bugün galibiyete inanmadı, akıllar iki kasa koladaydı. Perşembe günü hepsini sahada çakı gibi görücem. Yönetime sesleniyorum; bu kadroyla bu kadar oluyor, ne kadar ekmek o kadar köfte. Almanya’da umarım Tanrı bizim yanımızda olur. He bu arada, Barcelona’yı babam da şampiyon yapar, Guardiola gelsin yazarlar takımını şampiyon yapsın.

Kaptan Bağış: Biz çaya attığımız şekere dahi dikkat edelim, iki porsiyon iskender’i bire indirelim (etibol), adam gitsin 15 günde nutella göbeği yapsın. Böyle olmaz. Gitsin Sergen’le Galata’da bira içsin artık o arkadaş. Euro 2008 Türkiye ruhunu bu göbeklerle mi bulucaz?

Emre: Geçen akşam Barcelona’yı seyrettim, adamlar ne top oynuyor arkadaş, şiir gibi. Onların oynadığı futbolsa, bizimkisi panayırda marlborosuna penaltı atmaca. Bir nefes versene.

Hakkı: İstediğim topları alamadım, emanet şortla bu kadar oluyor.

Ender: Bayağı top geliyor iyi oluyor, verdiğim paranın karşılığını fazlasıyla alıyorum.

Baran: Siz basın mensubusunuz her şeyden haberiniz vardır, bildiğiniz nefesi kuvvetli iyi hacı hoca var mı? Bileğim döndü de…

Alpay: Nutella ve birayı kesiyorum, yarından itibaren rejime başladım, bu şarkı burada bitmez

6 Nisan 2010 Salı

Serkan Öz yazdı...


Göbeği kapatmak...

Ben de bir iki kelam etmek isterim yazartakımı hakkında:

Hayata çalım atamamış biri olarak bendeniz çalım atmaya pek bir meraklıyımdır.

Ne zaman futbol topunu görsem çocukların elinden alır bir iki yumurcağı geçerdim mahallelinin büyük -uzun- abisi olarak.

Çok da halı saha tecrübem olmadı, sokaklarda teneke peşinde ya da plastik topla ilerledi maceram. Sonra bir gün bir mail, Klaus Kinski abimiz bahsetti Alman yazarlar takımından, halı sahada değil; 11’e 11 tam saha...Destur... Ardından Bağış'la yazıştık o da ben de bakınıcaktık yazar çizer takımı kurma yolunda.

Ben, Can'ı çağırıp (Öz soyadıyla) Kardeş Türküler nameleri söylemenin dışında kimseyi bulamadım takıma, fakat Bağış'ın üstün özverisi ile takımı kurduk.

Daha 3 vakit geçmemişti ki, Metin adında bir adam çıktı ''Dünyanın tüm çiçeklerini getirin bana!'' tadında, gerçek bir baş öğretmen ve dedi ki “Sen stoper, defans göbekte oynayacaksın.”. Aman hocam nasıl olur?

Oldu.

Feodal bir aileden geldiğim için göbek kapatma olayına yatkındım; babamızın yanında ayak uzatamaz ya da göbeği açık duramazdık.

Babam uyarır “Kapa şu göbeğini!” der biterdi anında sıcak Bursa gecelerinde gözeneklerimizin soluk alıp vermesi. 190 santime 60 okka gelen biri olarak göbeğimde olmadı asla ve kat'a ama neyse.(1 okka = 1.27 kilo)

Sonra Metin Hoca'nın da aslında babam kadar sevdiğim ve saydığım biri olduğunu ve doğru söylediğini fark ettim.

Takımın en önemli yeri göbeği... En mahrem yeri... Haz noktası... Klitorisi... Düşman oradan vurmamalı...

O kadar doğru söylüyordu ki... Biri kapatmalı defansın göbeğini... Oynamasını bilirsen hazdan bayılır, takımdakileri ayıltır, farkı açarsın...

Sonra ÖZ Kardeşler olarak oynamaya başladık göbek kapatma adına...

Almanya haricinde başarılı da olduk. -Almanya gecelerini yalnızlar rıhtımındaki Hayko'nun türkülerini saymazsak tabi.-

Ama korkmuyor değil insan, şimdi İran Şahı Amir'in tabiri ile 5 atmak kolay elin veteran takımlarına; Almanlara karşı ne yapacağız bakalım orada...

Enderimiz'in rüyaları meşhurdur herkes bilir, maçların ilk 20 dakikası ile ilgili anlattıklarını, ben de korkarken, görürken kara kara rüyalar, Emre Cingözlük edip yardıma koşmaya başladı ama o ne koşmak gözleri kısık resmen bir şahin,nefes alışıysa bir tay adeta, maçtan önce cigarası elinde, işini bilen bir yiğiddd...

Yiğidimin yoğurt yiyişi de farklı elinde cigara.

Hoca bile bir şey demiyor cigarasına çünkü alıp eline sazı kapatıyor benim, Can'ın, kendi göbeğinin, takımımızın açıklarını.

Emre'yi bu kadar sevmem bundan, ona olan aşkım takımımızın en mahrem yerini kapatmasından, yoksa ne bende ne Emre'de söylentilerin aksine yumuşatıcı kullanmamış kimse yıkarken doğum sonrasında ve bittabi akabinde.

Konu dağılmadan toparlayayım...

Bu takım için biz birbirmize sevdalandık; kavga da ederiz, aşk şarabından da içeriz. Forza Yazar takımı forza...

5 Nisan 2010 Pazartesi

YAZAR TAKIMINDA ŞOK GELİŞMELER

***** TUNA KİREMİTÇİ'DEN ŞOK İDDİA: Kürt Açılımı dediler, takımdan kestiler.  AYRINTILAR  PEK YAKINDA…

 

**** HAYKO BIRAKTI MI, SALLADI MI: Hayko’nun mazeretsiz Afrika’dan dönmemesi yine tartışma yarattı. Çekimim var diye yine sahaya çıkmayan Hayko’ya ceza gelebilir. Hayko ise iddiaları reddediyor: “Hamburg’da bu takıma neler verdiğimi herkes gördü.” HAYKO’NUN HAMBURG FOTOLARI İÇİN LÜTFEN 18’DEN BÜYÜK OLDUĞUNUZU BEYAN EDİNİZ.

 

****HARUN DÜZ KOŞULARA BAŞLIYOR: Kulüp Doktoru Harun Tekin’i Bayern Münih’in doktoru Wohlfart’a gönderdi. Harun kaç hafta daha yok?  GELİŞMELERLE KARŞINIZDA OLUCAZ…

 

**** SAKATLIKLAR CAN SIKTI: Üst üste gelen sakatlıklardan sonra gözler fizyoterapist Turan Abi’de. Turan Abi iddiaları reddediyor: Özel hayatına dikkat etmeyen bana adalem çekiyor demesin. TOPLU MR RAPORU İÇİN TIKLAYINIZ.

 

**** FLAŞ FLAŞ FLAŞ Maçtan önce fosur fosur sigara içen Emre’den savunma geldi: "Dudak tiryakisiyim. İçime çekmiyorum. İnanmayan Bolulu Faruk’a sorsun." EMRE'NİN AKCİĞER FİLMİ İÇİN TIKLAYINIZ.

 

**** KOMİSYON DOĞU'DAN YÜKSELİR: Son bir ayda takıma üç transfer getiren Doğu Yücel’in komisyon aldığından şüphe ediliyor. DOĞU'NUN HESAP DEFTERİ İÇİN TIKLAYINIZ.

 

**** GALERİ: Serkan Öz’ün Almanya’ya giderken saçını tarayacağı iddiası kulislerde konuşuluyor. Serkan’ın yeni saç şekilleri için GALERİYE TIKLAYINIZ...

 

**** BEN GECELERİN KRALIYIM: Sakatım diyen Alpay Erdem, sahnelerden inmiyor. Alpay’ın yayınlanmamış çok özel görüntüleri  için "GET UP STAND UP, DONT GİVE UP THE FIGHT"

3 Nisan 2010 Cumartesi

BAŞLAMA VURUŞU

Müzisyenlerin, yazarların, yönetmenlerin ve çizerlerin oluşturduğu Yazar Takımı'nın blog'una hoş geldiniz.

Bu adamlar neden, nasıl, ne zaman bir araya geldi de bu acayip takımı oluşturdu? Her hafta kimle oynuyorlar, cüceler ligi bir şehir efsanesi mi, Alman yazarlara St.Pauli'nin stadında 7-1 yenildikleri halde Almanya'ya neden geri dönüyorlar, yazarlar dünya kupası da ne, yeni transferleri kimler, dakika skor? gibi sorular burada yanıt buluyor.

Ama öncelikle topçularımızın takıma giriş hikayelerine yer verelim... Top Doğu'da...

Yazarlar Takımı’na Giriş Hikayem - Doğu Yücel (Sağbek)



Bunu daha önce hiç anlatmadım, yani Yazarlar Takımı’na giriş hikayemi. Bir tek annem biliyor, bir de ben. Ne kadar ilginç bir deneyim olabilir ki bu? Ama öyleydi, ilginç olduğu kadar da tuhaftı.

2009 yazı. Yıllık iznimin bir kısmını Çeşme’de kullanıyorum. Amacım yıllardır bitiremediğim ikinci romanımı bitirmek. Romanın adı “Varolmayan”. Hikayesi kabaca yazdığımız şeylerin bazen gerçekleşiyor oluşunun ardındaki gizemden yola çıkıyor. Genç bir iş adamı var. Bir gün, merhum babasından kalan antik bir kalemle bir hikaye yazıyor ve ertesi gün gazeteyi açtığında yazdığı hikayeyle birebir örtüşen bir haber okuyor. Daha sonra yazdığı diğer hikayeler de gerçekleşiyor!

Çıkış noktam buydu. Baya da ilerlemiştim. Sıra gelmişti, o ilk hikayenin ne olacağına. Birkaç suç hikayesi aklıma gelmişti ama sonra vazgeçtim, daha çocuksu, naif ve “hayalperest” bir hikaye olmalıydı bu diye düşündüm. Mevzunun şiddeti daha sonraki hikayelerde sertleşebilirdi.
Bunun üzerine “Varol’un Eldivenleri” isimli bir hikaye yazdım.

Kısaca anlatmaya çalışayım: Hikayede bir çocuk var, adı Varol. Tam bir futbol hastası. 4-5 yaşlarında mahalle maçlarında abileriyle top oynuyor, fakat sağ ayak lifi kopuyor ve hastanedeki doktor çocuğun liflerinin zayıf olduğunu söylüyor. Çocuk pes etmiyor, sahalara dönüyor, bu defa sol ayak tarak kemiği kırılıyor, doktor diyor ki; “bu çocuğun kemikleri zayıf, futbol kesinlikle yasak”.

Çocuk yıkılıyor.

Hüzünlü gözlerle arkadaşlarını saha kenarından izlemeye başlıyor. Birkaç ay sonra bir maçta bir takımın kalecisi sakatlanıyor. Çocuk “Futbol yasak ama ya kalecilik” diyerek doktorunun koyduğu kanunda bir açık bulmuşçasına sevinerek kaleye geçiyor. Öyle bir şevkle oynuyor ki o gün, uçuyor, atlıyor, en zor topları çıkartıyor ve daha ilk maçta kaleciliğini ispatlıyor.

Bu sırada annesi çok evhamlı, oğlunun kaleci olmasına kızıyor. Babası ise hafif gurur duyuyor. Babasının boyu çok uzun, 1.90, arkadaşları ona Sırık Nemci diyor. Annesinin boyu ise 1.77. Belli ki çocuk da uzun olacak. Kaleciliği iyi yaparsa 1.ligde bile oynar diye hayal kuruyor babası. Annesi buna rağmen istemiyor.

Varol’un maç yapmadığı halı saha, otopark, yol, kaldırım kalmıyor, zamanla da şöhreti çevre mahallere yayılıyor. Önce çıplak elle, sonra annesinin eski bulaşık eldiveniyle sonra da harçlığını biriktirerek aldığı Reusch marka eldivenle çeşitli takımların kalelerini koruyor. O eldiveni hiç çıkarmıyor Varol, eldivenin orasında burasında oluşan deliklerin ve bozuklukların hep bir anısı olduğunu biliyor. “Bu Birol’un şutunda oldu”, “Şu delik final maçının son dakikalarında karambolde olmuştu”, “Bu Yakup’un penaltısında oldu” diye sayıyor, bir savaş gazisinin yaralarını sayması gibi.

Varol’un babası gururlu. Oğlu çok yetenekli bir kaleci. Boyu uzayınca milli kaleci bile olabilir. O yüzden Varol’un babası her gün oğlunun ne kadar uzadığını görmek için kafasına cetvel dayayıp duvardaki çizginin yükselişine bakıyor.

Annesi ise hala evhamlı. Onların şevkini kıracak şeyler söyleyip duruyor. Bu futbol sevdasından vazgeçmelerini istiyor.

Derken Varol tuttuğu takım Galatasaray’ın genç takımına da girmeyi başarıyor. Orada da başarılı oluyor. Genç takımın antremanlarından sonra Varol tesislerde kalıp asıl takımın antremanlarını izliyor. Bir gün onlarla oynayacak olmanın hayallerini kuruyor.

Derken Varol 16 yaşındayken bir şey oluyor. Ya da aslında hiçbir şey olmuyor. Şöyle ki; Varol uzamıyor!

Babası her gün kafasına cetveli dayıyor ve her gün aynı çizgiyi “bold” hale getirmekten başka bir işe yaramıyor bu ritüel. Balık yağları, sütler, zıplama egzersizleri… Hiçbiri işe yaramıyor. Varol 1.66 boyunda sabitleniyor.

Varol’un boyu uzamayınca büyük kalede de sıçıyor haliyle! Genç takımdaki yeri de sarsılıyor çünkü yaşıtları her gün uzarken o olduğu gibi kalıyor. Varol önce yedek kaleci oluyor kulüpte, sonra da üçüncü kaleci. Sonra da başını eğip ayrılıyor kulüpten. Bir süre sonra mahalle maçlarına bile almıyorlar Varol’u, daha uzun çocuklara bırakıyor kaleyi Varol.

Bu babası için büyük hayalkırıklığı tabii. Koskoca sırık Necmi’nin oğlu nasıl 1.66’da sabitlenebilir? Sonradan ortaya çıkıyor; Varol’un babası o değilmiş. Meğer Varol’un annesi vakti zamanında “minyon erkekle birlikte olma fantezi”sini hayata geçirmiş ve Varol’un asıl babası cücelikle minyonluk arasındaki o adammış. Gerçek ortaya çıkınca baba yıkılıyor, Varol da yıkılıyor, e tabii o küçük aileleri de.

Varol’un kalecilik hayalleri bir aile dramıyla yerle bir oluyor.

Yıllar geçiyor. Varol memur. 41 yaşında. Evlenmiş, bir de çocuğu var. Gençliğindeki o travma hala sırtında, ezik, kambur bir adam olmuş. Karısıyla da, çocuğuyla da arası iyi değil. Her gün işe gidip eve gelmekten başka işe yaramayan bir adam çocuğunun rol modeli ve kahramanı olamıyor haliyle.

Mali durumları da kötü. Bir gün ailecek kirası daha ucuz bir yere taşınıyorlar. Florya’nın sırtındaki varoşlara. Evi yerleştirirken Varol’un oğlu kolilerden birinde Varol’un eldivenlerini buluyor; Reusch marka o eldivenler. Köşesinde keçeli kalemle Varol yazılmış.

Oğlu “Bunlar ne” diye soruyor. Varol “Bunlar benim kaleci eldivenlerim” diyor, sonra “eldivenlerimdi” diyerek düzeltiyor. Oğlu “Ne işe yarıyor?” diye soruyor. Varol geçiştiriyor bu soruyu ama sonra oğlunun gözlerinde daha önce görmediği bir şey görüyor; bir pırıltı, bir hayranlık ifadesi. İlk defa oğlunun gözüne bir kahraman gibi aksediyor…

Bunun üzerine “Gel göstereyim ne işe yaradıklarını” diyor. Bir top alıp dışarı çıkıyorlar. Galatasaray Florya tesisleri yakında, orada yan sahalardan birinde Varol oğluna eskiden bildiği numaraları gösteriyor. Plonjon yapıyor, degaj kullanıyor, zıplıyor ediyor… Oğlu çok mutlu, kendisi de.

Tesadüf bu ya, o esnada Florya’da veteran futbolcuların maçı var. Eski ünlü futbolcular medyaya açık bir maç yapıyorlar. Tesadüf bu ya, kaleci sakatlanıyor. Yerine kaleci arıyorlar, kimse yok. Kaptan Cüneyt “Kaleye geçecek yok mu” diye soruyor. Varol’un oğlu “Var” diye bağırıyor.

Varol şaşkın şaşkın kaleye geçiyor. Eski kahramanlarıyla aynı sahada. Tıpkı 15 yaşındayken hayal ettiği gibi…

Oğlunun da gazıyla hayatının maçını çıkartıyor. Varol kısa boylu, üstelik yaşlı ama o maçta hiç gol yemiyor. Ondan sonra oynadığı maçların birçoğunda da yemediği gibi”

İşte böyle bir hikayeydi yazdığım. (Orijinal hali bunun 4 misli, kısalttım şimdi kabaca) Bu hikayeyi yazdıktan sonra anneme okuttum. Annem beğendi. Eski ünlü kaleci Varol’u hatırlattı bana. Kaleciyi isimlendirirken o Varol’u unutmuştum, tamamen varoluşçu kaygılarımla Varol adını takmıştım. Bu tesadüfe şaşırırken daha manyak bir şey oldu…

Bağış aradı! Çok net hatırlıyorum, saçma bi şekilde Radikal’in Spor sayfasını okuyordum. Mevzudan bahsetti, takımda kimler olduğundan, bana Orkun Uçar üzerinden ulaştığını, St.Pauli’nin stadında maçlar yapacağımızdan, hatta arada bir Rıdvan’larla da maç yapabileceğimizi söyledi. Şoke olmuştum.

Futbol sevdalısı ama fiziksel engellerden dolayı futbolcu olamamış birinin, eninde sonunda hayallerine kavuştuğu bir hikaye yazmıştım. Bu bir anlamda sadece benim değil, hepimizin hikayesiydi. Derken bu hayalin bizim için de gerçek olabileceğini duymuştum. Delirdim sevinçten:)

31 yaşına kadar kalecilik yapmış, sonra elimi ciddi anlamda kırıp, ameliyat olduktan sonra defansa geçmiş bir kazmaydım ama bu takıma girmek için elimden gelenin fazlasını yapmalıydım. İznimi erken kesip antremanlara katıldım. İlk maçta kötüydüm, ikinci maçta Bağış ile Metin hocanın kendi arasında “Doğu girer mi girmez mi” tarzından bir diyaloguna kulak misafiri oldum ve o gün hayatımın maçını çıkararak takıma girdim:)

Rıdvan, Oğuz, Fatih Terim, Nurettin, Metin Tekin gibi ustalarla oynamamız da çok acayipti. Tıpkı “Varol’un Eldivenleri” hikayesinde olduğu gibi.

Ama bence en acayibi kalecimiz Ender Özkahraman’ın tıpkı Varol gibi olmasıydı. Korkusuzluğuyla, gözüpekliğiyle, hatta fiziğiyle! Bir gün maça oğlunu getirmişti… Resmen karşımda duruyordu Varol.

Kesin olan bir şey vardı: Bu birliktelikte paranormal ve gerçeküstü bir durum vardı. Bu bir işaretti. Futbol aşkımız nihayet karşılıksız olmaktan çıkmış, bize göz kırpmaya başlamıştı.

Arkamızdaki o beyaz direkten yapılma kaleyi Varol’la birlikte korumak futbol aşkımıza borcumuzdur. Bu Fulya’daki kale olmuş, Maslak’taki kale olmuş, St.Pauli’deki veya Unna’daki kale olmuş fark etmez. O kaleyi ne pahasına olursa koruyacağız. Forza yazarlar takımı! Forza!